Kayıtlar

Atatürk'ün Sözleri ve Yazıları etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

10 Kasım

Resim
 

MUSTAFA KEMAL'İN RUŞEN EŞREF'E VERDİĞİ MÜLÂKAT

  MUSTAFA KEMAL'İN RUŞEN EŞREF'E VERDİĞİ MÜLÂKAT  ''- Hayır efendim, düşünüyorum, size ne söyleyebilirim! Çünkü, bakın bütün bu yığınlarla evrak hep o günlerin hatıralarını ihtiva ediyor.'' Dedim ki:  - Paşa Hazretleri! Şüphesiz ki Çanakkale Harbi bu memleketin çocuklarındaki fedakârlığı, vatan toprağını yabancıya vermemek için bir saadete koşar gibi ölüme atıldığını göstermek itibarıyla tarihimizde unutulmaz bir kahramanlık merhalesi vücuda getirmiştir. O muharebelerin her gününe büyük bir faaliyetle iştirak ettiniz. Vaziyeti tamamıyla biliyorsunuz... Kimbilir ne kadar çok hatıranız vardır. İşte müsaade buyurursanız eğer, bugün zatıâlinizden onları dinlemek için geldim.''  Dedi ki:  ''- Benim kanaatime göre düşman ihraç teşebbüsünde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Biri Seddülbahir, diğeri Kocatepe civarı!.. Ve benim nokta-i nazarıma göre düşmanı karaya çıkartmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya müdafaa etmek mümkündür. Binaenaleyh...

BİR GÜN YANILMIŞIM

  BİR GÜN YANILMIŞIM  25 Ağustos günü Mustafa Kemal, Keçiören’de yakın arkadaşları ile bir arada idi.  Çok yorgundu.  Gece yarısı toplantıdan ayrılacağı sırada, arkadaşlarına:  - Düşmana hücum haberini aldığınız zaman hesap ediniz. Onbeşinci gün İzmir’e varacağız, dedi. Bu kadar kısa zamanda hem düşmanın yenileceğine, hem de ta İzmir’e varılacağına kimse inanmıyordu. Dudak bükenler, gülümseyenler oldu.  26 Ağustos sabahı Gazi, o büyük buyruğu verdi:  - Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri! Buyruk yerine getirildi. Türk orduları 9 Eylül günü İzmir’e girdiler. Ankara’ya dönüşte coşan, kabaran halkla birlikte, arkadaşları da Gazi’yi karşılamaya gelmişlerdi.  Onlara döndü:  - Bir gün yanılmışım, dedi. Çünkü İzmir’e on beş günde değil, on dört günde varılmıştır. (Falih Rıfkı Atay)

BÜYÜK TAARRUZ KARARI

 BÜYÜK TAARRUZ KARARI  Atatürk, Büyük Taarruz’a hangi koşullar altında, nasıl karar verdiğini "Nutuk"ta şöyle anlatır:  "Saldırı için tekrar cepheye gitmeden önce, Ankara’da çözülmesi gereken bazı sorunlar vardı. Hükümet üyelerine saldırı emri verdiğimi açıklamamıştım.  Artık resmen onları haberdar etmek zamanı gelmişti. Bakanlar Kurulu toplantısı yaparak içişleri, dışişleri ve askeri durumları görüşüp tartıştıktan sonra saldırıya geçmek için görüş birliğine vardık.  Başka bir sorun dana vardı. Bize karşı olanlar ordunun çöktüğünü, kıpırdayacak durumda olmadığını, böylece karanlık ve bilmezlik içinde beklemenin felakete varıp dayanacağını kamuoyuna yayarak uyandırdıkları yankılar, aslında düşmandan iyice gizlemeye çalıştığım saldırı kararının gizli kalması bakımından yararlı sayılabilirdi. Fakat bu olumsuz propagandalar en yakın ve bize inanmış kişiler üzerinde bile olumsuz etkiler uyandırmaya başlamış, onlarda da tereddütler uyandırmıştı.  Bu arkadaşları d...

FERAH BİR AĞUSTOS AKŞAMI

 FERAH BİR AĞUSTOS AKŞAMI  — Gazeteye geldiğim zaman, Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler, İstanbul ve Türkiye’nin işgal altındaki köyleri ile memleketin öbür kısmı arasında hiçbir ilgi kurmaya imkan yoktu. O sabahki heyecanımın şimdi bile gönlümü ürperttiğini duyuyorum.  — Acaba Yunanlılar mı saldırıya geçtiler?  — Belki de bizimkiler...  — Canım biz saldırıya geçebilir miyiz?  —Nasıl bir haber almalı idik? Bütün günümüz adeta merak sancısı içinde geçti, Sonunda İstanbul’da yayınlanan ilk rivayetler çıktı.  Biz saldırıya geçmiştik ve başımızı Yunan ordusunun çelik kayalarına boş yere çarpıp duruyorduk.  Türk Ordusunun bir saldırı savaşına giremeyeceği fikri bizim neslimiz için değişmez kararlardan birisiydi.  Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık.  Rumca gazetelerin haberleri ile merakımız biraz asalsa da, kaygımız ateş gibi yanıyordu.  Saldırı sökmüş olsa, bir...

Hatay Benim Şahsi Meselemdir

Resim
Hatay için Fransızlarla yapılan görüşmelerin bir bölümünde Atatürk, apansız bir kararla Güneye doğru epeyce gösterişli bir geziye çıkmıştı. Bundan bazı kişiler kuşkuya düşmüş, Türkiye'nin Fransa ile silahlı bir anlaşmazlığa sürüklenmesi olabilirliğinden söz etmeye başlamışlardı.  Kendisine kuşkuları ve söylenenleri arz ettim; gülümsedi:  - "Ne ilgisi var efendim, dedi. Bu benim şahsi meselemdir. Durumu Büyükelçiye ta başlangıçtan beri açıkça anlattım. Dünyanın bu durumunda, böyle bir meselenin Türkiye ile Fransa arasında bir anlaşmazlığa varacağı kesin olarak söz konusu değildir.  Fakat ben, bunu da hesaba kattım ve kararımı vermiş bulunuyorum. Eğer ufukta, bu yolda binde bir olasılık belirirse, Türkiye Cumhurbaşkanlığından ve hatta Büyük Millet Meclisi üyeliğinden çekileceğim ve bir fert olarak bana katılacak birkaç arkadaşla beraber Hatay'a gireceğim. Oradakilerle el ele verip mücadeleye devam edeceğim." Hasan Rıza SOYAK

YANINA ALDIĞI İLK ER

  YANINA ALDIĞI İLK ER  O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağları eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu.  O'na sordu:  -  Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?  Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.  -  Söyle niçin ağlıyorsun?  İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:  - Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim?  Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:  -  Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!   Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.  Burhan Cahit MORKAYA

KAHRAMAN TÜRK KADINI

   17 Mart 1923 Tarsus:  Mustafa Kemal  İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsus'luların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.  Milli Mücadele 'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı.  Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:  “Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"  Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının  Kurtuluş Savaşında  cephelerde çarpışmış olan ( Adile Çavuş ) olduğunu fısıldadılar. Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:  “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."

ABDÜLHAMİD'i Yine de sevme!

  ABDÜLHAMİD   1937  yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede " Makedonya " adlı bir eserim  tefrika  ediliyordu. Bir akşamüstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı.  Dolmabahçe Sarayı 'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı.  Sonra:  - Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamit’i hiç sevmediğin belli. Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti.  Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:  - Sevme Abdülhamit’i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın ...

TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM

  Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti.  Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti.  Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.  - Binbaşı mısınız?  - Hayır.  - Albay mı?  - Hayır.  - Korgeneral mi?  - Hayır.  - Peki nesiniz?  - Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:  - Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..  General SHERRIL

MUSTAFA KEMAL'İN MADAME TITIINA'YA VERDİĞİ MÜLÂKAT

Bu dinç, mümtaz, centilmen ve 1919 senesinden beri muhabbet-ı umumiyeyi (genel sevgiyi) kazanmış olan şahsiyet ile karşı karşıya bulunuyorduk. Müşarünileyhten kıymettar dakikalarını izaa (ziyan) etmemek üzere, derhal mülâkatın mevzuuna girişmekliğim için müsaadesini talep ettim ve dedim ki:   - Reisicumhur Hazretleri, Meclisi millîde memleketim için o samimî beyanatta bulunduğunuz zaman Ankara'ya vasıl olmuştum...   Daha ben cümleyi bitirmeye vakit bulamadan Paşa sözlerimi keserek:   ''- Bu hususta daha sarih ve vâzıh (açık ve açıklayıcı) olmak istiyorum. Karilerinize (okurlarınıza) söyleyiniz ki, Türkiye ile Fransa'nın arasındaki münasebatın muhabbet ve meveddetle (sevgi ile) meşbu (dolu) olmuş bulunması, hissî bir muhabbet ve teveccühten ve iki milletin zevk-i selimindeki iştirâkten neşet ediyor (yayılıyor). Türkiye kendini idrak ettiği ve anladığı bu günlerde bu eski muhabbet ve meveddete (sevgi ve sevgi göstermeye) bir yenisi munzam oluyor (ekleniyor). Bu meveddet, ...

MUSTAFA KEMAL'İN FALİH RIFKI VE MAHMUT BEY'E VERDİĞİ MÜLÂKAT

Umumi Harp Başlangıcında ''- Arıburnu'nu Anafartalar'ı yapmış bir kumandan idim. Zannediyordum ki, ve bilâhare dost düşman herkesin tarz-ı telâkkisi de benim bu zannımı teyit etti (doğruladı), memlekette bir hizmette bulunmuştum, o hareketle bilhassa payitahtı kurtarmıştım. İnsanlık hali, bu nâçiz (değersiz) hizmeti ifa etmiş olmaktan memnun olabileceğini tahmin ettiğim Osmanlı ricâl-i mühimmesini (mühim şahsiyetlerini) ziyaret ediyordum ve bu ziyaretleri daha mühim bir vazife hissinin sevkiyle yapıyordum. İlim, fen, san'at ve hâdiseler itibarıyla, memleketim için ve milletimin mevzuubahs olmak lâzım gelen hayat ve mematı (ölümü) için düşüncelerim vardı, başta bulunanlara onları söylemek istiyordum. Hariciye nazır-ı muhterimini de görmek ve kendisiyle konuşmak faydalı olur itikadına (inancına) saptım. Nezaretin bir müsteşar muavini vardı, Sofya sefaretinden tanırdım: Halil Bey... Evvelâ bu güzel kalbli adamı makamında buldum. Nazır Beyefendi'ye, kendilerini ziya...

MUSTAFA KEMAL'İN MC. ARTHUR'E VERDİĞİ MÜLÂKAT

Washington 7 kasım 1951 (T.H.A.)   Yarın neşredilecek olan ''The Caucasus'' mecmuası Atatürk'le Mc. Arthur arasında bundan 20 sene evvel yapılan görüşmenin aşağıdaki şayan-ı dikkat tafsilâtını açıklayacaktır.   Avrupa'nın vaziyeti hakkında ne düşündüğünü kendisine soran Mac Arthur'e Atatürk şu cevabı vermişti:   ''- Versailles muahedesi Birinci Dünya Harbi'ne sebebiyet vermiş olan âmillerden hiçbirini bertaraf edemediği gibi, bilâkis dünün başlıca rakipleri arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirmiştir. Zira, galip devletler, mağlûplara sulh şartlarını zorla kabul ettirirlerken, bu memleketlerin etnik, geo-politik ve iktisadî hususiyetlerini aslâ nazarı itibara almamışlar ve sadece husumet (düşmanlık) hislerinden mülhem (esin) bulunmuşlardır. Böylelikle bugün içinde yaşadığımız sulh devresi sadece mütarekeden ibaret kalmıştır. Eğer siz Amerikalılar, Avrupa işleriyle alâkadar olmaktan vazgeçmeyerek, Wilson'un programını tatbikte ısrar etseydin...

ATATÜRK'ÜN AMERİKALI KADIN GAZETECİ GLADİS BAKER'E VERDİĞİ MÜLÂKAT

Ankara, 20 (A.A.) - 1935   - Harp çıktığı takdirde Amerika, bitaraflık siyasetini muhafaza edebilir mi!   ''- İmkânı yok, Eğer harp çıkarsa, Amerika'nın milletler camiasında işgal ettiği yüksek mevki her halde müteessir olacaktır. Coğrafi vaziyetleri ne olursa olsun milletler birbirine bir çok rabıtalarla bağlıdırlar.   Bundan başka, Amerika büyük ve kuvvetli, ve dünyanın her yerinde alâkası olan bir devlet olduğundan kendisinin siyaset ve iktisadiyat cihetinden ikinci derecede bir mevkie düşmesine aslâ müsaade edemez.''   - Milletler Cemiyeti'nin, sulhun muhafazası için müessir bir vasıta olduğunu zannediyor musunuz?   ''- Milletler Cemiyeti, henüz kat'î ve müessir bir vasıta olduğunu ispat etmemiştir. Diğer taraftan Milletler Cemiyeti bugün, bütün milletlerin, müşterek gayenin tahakkuku için çalışabilecekleri yegâne teşkilâttır.   Şuna da kaaniim ki, eğer devamlı sulh isteniyorsa kütlelerin vaiyetlerini iyileştirecek beynelmilel tedbirler alınmalıd...

ATATÜRK'ÜN ANTONESKU'YA VERDİĞİ MÜLÂKAT

Atatürk 17 Mart 1937'de, Ankara Palas salonlarında, Romanya Dışişleri Bakanı Antonesku ile yaptığı bir sohbette, kendi hayat felsefesini ve ayrıca şeflerin nasıl olması gerektiği hakkındaki düşüncelerini aşağıdaki şekilde anlatmıştır: Milletler gam ve keder bilmemelidir. Şeflerin vazifesi, hayatı neşe ve şevkle karşılamak hususunda milletlerine yol göstermektir. Vaktiyle kitaplar karıştırdım. Hayat hakkında filozofların dediklerini anlamak istedim. Bir kısmı herşeyi kara görüyordu. ''Mademki hiçiz ve sıfıra varacağız dünyadaki muvakkat (geçici) ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunmaz'' diyorlardı. Başka kitaplar okudum, bunları daha akıllı adamlar yazmışlardı. Diyorlardı ki: ''Mademki sonu nasıl olsa sıfırdır, bari yaşadığımız müddetçe şen ve şâtr olalım.'' Ben kendi karakterim itibarıyla ikinci hayat telâkkisini tercih ediyordum, fakat şu kayıtlar içinde: Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedbahttırlar. Besbelli ki o ad...

MUSTAFA KEMAL'İN MADAME TITIINA'YA VERDİĞİ MÜLÂKAT

Bu dinç, mümtaz, centilmen ve 1919 senesinden beri muhabbet-ı umumiyeyi (genel sevgiyi) kazanmış olan şahsiyet ile karşı karşıya bulunuyorduk. Müşarünileyhten kıymettar dakikalarını izaa (ziyan) etmemek üzere, derhal mülâkatın mevzuuna girişmekliğim için müsaadesini talep ettim ve dedim ki:   - Reisicumhur Hazretleri, Meclisi millîde memleketim için o samimî beyanatta bulunduğunuz zaman Ankara'ya vasıl olmuştum...   Daha ben cümleyi bitirmeye vakit bulamadan Paşa sözlerimi keserek:   ''- Bu hususta daha sarih ve vâzıh (açık ve açıklayıcı) olmak istiyorum. Karilerinize (okurlarınıza) söyleyiniz ki, Türkiye ile Fransa'nın arasındaki münasebatın muhabbet ve meveddetle (sevgi ile) meşbu (dolu) olmuş bulunması, hissî bir muhabbet ve teveccühten ve iki milletin zevk-i selimindeki iştirâkten neşet ediyor (yayılıyor). Türkiye kendini idrak ettiği ve anladığı bu günlerde bu eski muhabbet ve meveddete (sevgi ve sevgi göstermeye) bir yenisi munzam oluyor (ekleniyor). Bu meveddet, ...

ATATÜRK'ÜN YAZDIĞI KİTAPLAR

Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir.  O'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır.  O, mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilkn yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır. a) Takımın Muharebe Talimi  b) Cumalı Ordugahı  c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati  d) Bölüğün Muharebe Talimi  e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutanile Kon...

NUTUK

Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı'nı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir. Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır. Nutuk yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır. Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuru...

BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ

 "Bölük Muharebe Eğitimi" olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir. Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır.  Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından, Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.

CUMALI ORDUGAHI

Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal, "Cumalı Ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır. Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür. 12 Eylül 1909'da tamamladığı bu eseri, Selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.